yuksel's profile..:::: ♥ ♥ ♥ ﻛє и ط ц ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
..:::: ♥ ♥ ♥ ﻛє и ط ц ĸ α ℓ ط í и ط í я τ α и є s í ´ ﻛ í и ♥ ♥ ♥ ..::::. ::::███▓▒ spaces yaa ugraşcak başka bişey yokmus gibide yaptigim şeye bak::♥ ▒▓███ :::: Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
17.08.1999Türkiye'de 17.08.1999 tarihinde saat 03:02'de 7.4 şiddetinde deprem oldu. > Kocaeli - Gölcük olan merkez üssünden yayılan deprem dalgaları, Kocaeli ve > ilçelerinin yanısıra Adapazarı (Sakarya), Yalova, ve Istanbul'u (Avcilar) > vurdu.. > > Can kaybı resmi rakkamlara göre 15 bin civarında..Ama çoğu kişinin tahmini > ise 30 bin kadar.. Yaralı sayısı ise 34.000. > > İstanbul'da, resmi kayıtlara girmemiş, az ve orta hasarlı, sonraki > depremlerde dayanmayacak durumda binlerce ev var.. > > Ardından bir takım "artçı" depremler geldi.. Ve, 12 Kasım 1999 akşamı da > Bolu-Düzce 7.2 şiddetinde bir depremle yıkıldı. 800 küsur ölü, 5 bin küsur > yaralı ve dokuzyüz küsur yıkık ev var.. > > Hemen dini siyasete alet eden yobaz islamcılar ortaya çıktılar.. Bu depremin > Allah'tan (varsa eğer) gelen bir ceza olduğunu iddia ettiler.. Hatta bu > konuda bir kitap bile bastırıp dağıttılar. (Sonra da kendilerine göre > Allah'tan ceza görenlere güya yardımcı olmak için kendi partilerinin ve > kuruluşlarının reklamını yaparak bir "yardım kampanyası" açtılar.. Bu > suretle, Allah'ın-varsa eğer- ceza verdiklerine yardımcı olarak > Allah'a-varsa eğer- karşı gelmiş olmuyorlar mı?) > > 2000 yılının Şubat ayında, Nakşibendi tarikatının İsmail Ağa grubundan > "Cübbeli Ahmet Hoca" adlı bir islam hocasının yaptığı konuşmalar TV ve > yazılı basında yer aldı. Bu islamiyet hocası, "Deprem faydan oldu diyenler > şeytandır.." diyerek, kendisinin ve temsil ettiği dinin ne denli bilimdışı > olduğunu kanıtladı. Kaldı ki, "zina edenlerin taşlanarak öldürülmesini" > isteyen bu İslam hocası, aynı zamanda "Başı açık gezen erkeklerin müslüman > sayılmayacağını" da söylüyor. > > Yine konumuza dönelim ve 1987-1998 yılları arasında müslüman ülkelerde olan > büyük depremleri hatırlayalım: > > Ülke Tarih Ölü Sayısı > Türkiye 17.08.1999 15.000-30.000 > Türkiye 27.06.1998 108 > Endonezya 12.12.1992 2.000 > Afganistan 1.2.1991 1.500 > Afganistan 4.2.1998 3.500 > Afganistan 30.5.1998 +3.000 > Iran 21.6.1990 40.000 > Iran 28.2.1997 1.100 > Iran 10.5.1997 2.000 > MIsIr 12.10.1992 552 > Cezayir 18.8.1994 171 > Türkiye 13.3.1992 653 > > > > Halbuki, ne diyor Muhammed'in hazırlamış olduğu ama Allah'tan-varsa eğer- > geldiğini iddia ettiği kitabı Kur'an: > > Enbiya/21:31. Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. > Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar. > > Nahl/16:15. Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları, yolunuzu > bulmanız için de ırmaklarI ve yolları yarattı. > > Lokman/31:10. O, gökleri görebildiginiz bir direk olmaksIzIn yarattı, sizi > sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı. > Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirdik. > > Demekki, dağları depremi önlesin, yer sarsılmasın diye yarattığını iddia > eden meğerse doğru söylemiyormuş. Dağlara rağmen hâlâ müslüman ülkelerde de > yer sarsılıyor, deprem oluyor ve müslümanlar ölüyor.. Hem de Türkiye'deki > yobazların iddia ettiği gibi, sadece türbanla devlet daireleri ve okullara > girmeyi yasaklayan, Musevi ülke ile ekonomik ve askeri anlaşmalar yapan, > salonlarında çalgılı-sözlü düğün dernek toplantı yapılan, kadınları kısa > kollu başları açık gezen Türkiye'de değil; kısa kollu ve başı açık > kadınların sokağa çıkmasını bile yasaklayan, Musevi ve diğer gayrimüslüm > insanları "kafir olarak adlandıran, Islam şeriatının en katı olarak > uygulandığı ülkelerde de "dağları yaratan"ın yarattığı dağlar, depreme mani > olamıyor, bu şeriatçı ülkelerde olan depremlerle binlerce kişi ölüyor.. > > Dinci yobazlar, depremin bir "ceza" olduğunu söylerlerken, bu cezaya neden > dine inanan, halk deyimiyle "namazında, niyazında" olan kişilerin de > "çarptırıldığını" düşünmüyorlar? Inandıkları Allah-varsa eğer-, suçlu ile > suçsuzu ayıramayacak kadar beceriksiz mi yoksa? > > 12 Kasım 1999 Düzce depremi'nden birkaç görüntüye bakalım.. Aşağıda, yıkılan > iki cami görüyorsunuz. Deprem, dinci yobazlara göre bir "ceza" olduğundan ve > "fesat yuvaları"nı vurduğundan çıkacak sonuç; camilerin fesat yuvası olduğu > mudur? > > > Depremde hasar gören İstanbul camilerinin durumunu öğrenmek için buraya > tıklayınız > İkinci resimdeki yıkılan camide, Mehmet Ali Başer adındaki bir vatandaş > hayatını kaybetti.. Iki vatandaş da ağır yaralandı. Kocaeli depreminde Düzce > Merkez Büyük Camii'nin minaresi yıkılmıştı. Düzce depreminde de duvarları > yıkıldı. Kombassan'ın yaptırdığı mescit de yıkıldı.. Kocaeli, Adapazarı, > Gölcük'te de bir çok cami yıkıldı depremde.. Deprem, Allah'ın-varsa eğer- > bir cezası ise, bu yıkılan camilere ve ölen dindarlara ne oluyor? > > Yine 7,2 şiddetindeki Düzce depreminde, 40 kişinin katıldığı bir mevlit > okunmakta olan beş katlı bir bina çöktü.. Sadece iki kişi kurtuldu.. > Otuzsekiz kişi hayatını kaybetti.. Ne yaparlarken? Mevlid dinlerlerken.. > > Dinci yobazların mantığına göre, camiler "ceza" olarak yıkılıyor, dindarlar > "ceza" olarak ölüyorlar.. Ne cezası? Kime ceza? > > > > 15.12.2000 akşamı Akşehir'de olan 5.8'lik depremle yıkılan minare, camide > Teravih namazı kılmakta olan 250 kişiden beşinin ölümüne neden oldu. > > Bu arada tarihteki bir başka depremden, 1755 yılında Portekiz'de Lizbon > Depremi'nden bir örnek verecek olursak, bu depremde kiliseler ve katedraller > de yıkılmış, şehir neredeyse dümdüz olmuş, ama birtek Genelev ayakta > kalmıştı. Depremin Tanrı'nın bir cezası olduğunu düşünen geri kafalılar da > bu durumu görünce söyleyecek söz bulamamışlardı. (Cumhuriyet Pazar Dergisi, > 12.11.2000) > > 26.12.2003 günü islami şeriatla yönetilen ülkelerden birisi olan Iran'ın Bam > kentinde meydana gelen 6,6 şiddetindeki 12 saniye süren deprem en az 25.000 > kişinin ölümüne neden oldu. > > 08.10.2005 sabahı islami şeriatla yönetilen Pakistan'ın dağlık Keşmir > bölgesinde meydana gelen 7,6 şiddetindeki depremde onbinlerce kişi öldü. > Güya bilimsel bir kitap olduğu iddia edilen Kuran'da "Enbiya/21/31. > Yeryuzune, insanlar sarsilmasin diye sabit daglar yerlestirdik; rahat > gidebilsinler diye aralarinda genis yollar varettik." - "Nahl/16/15-6. > Yeryuzunde, sarsilmayasiniz diye, sabit daglar, nehirler ve belki yolunuzu > bulursunuz diye yollar ve isaretler meydana getirmistir. Onlar yildizlarla > da yollarini bulurlar." - "Lokman/31/10. Allah gokleri gordugunuz gibi > direksiz yaratmis, sizi sallar diye yeryuzune sabit daglar koymus; orada her > turlu canliyi yaymistir. Gokten su indirip orada her hos ciftten > yetistirmisizdir." diyerek dağların depremlerin önlemesi için Allah > tarafından yaratıldığını yazmaktadır, ama nedense dağlık bir coğrafyada > onbinlerce kişiyi öldüren depremler olmaktadır. > > Depremler, "ceza" değildir. Deprem, doğal bir olaydır. Sebebi bellidir, ne > zaman olacağı yaklaşık bellidir, dünyanın nerelerinde deprem olacağı > bellidir. Akıllı insanlar, depremden yıkılmayacak, can kaybına neden > olmayacak sağlamlıkta ve yerlerde binalar yaparlar. > > Unutmayalım ki, Islamiyeti hayat tarzı olarak benimsemiş, Islam şeriatına > göre yönetilen ülkelerin neredeyse tamamı dünyanın en geri kalmış > ülkeleridir. > > Bugün yeryüzünde iyi örnek alınacak bir tek islam ülkesi bile > bulunmamaktadır. > > Buna karşılık, Tayvan, Meksika ve ABD gibi gayrimüslüm topraklarda olan > depremler ise, oradaki insanlara bir zarar veremiyor.. > > Londra, Paris, Newyork, Moskova, Oslo, Stockholm, Berlin, Kopenhag, > Amsterdam gibi, şeriatçı ülkelerde yapılması külliyen yasak hayat tarzının > ve özgürlüklerin var olduğu topraklara ise deprem hiç mi hiç uğramıyor! > Domuz eti yemek bunlarda, içki içmek bunlarda, cinsel özgürlük bunlarda, > demokrasi bunlarda, laiklik bunlarda.. Ama, Allah-varsa eğer-, bu > milletleri, cezalandırmak için deprem göndermiyor! Demek ki, Allah-varsa > eğer-, gayrimüslümleri, müslümanlardan daha çok seviyor! > > Demek ki, ya Muhammed doğruyu bilmiyor, ya da Muhammedi kandırılmış(!), > kandıran varsa eğer.. > > Ya da, "dağları yaratan", yeterince iyi yaratamamış, defolu iş yapmış ki, o > dağlara rağmen depremler oluyor! > > İşte, bilimsel oldugu iddia edilen ve yeryüzünün en cahil toplumlarının > "kutsal" kabul ettiği kitabın durumu bu... > > En iyisi, müslümanlar, müslümanligi biraksin, da Allah baba-varsa eger- > onlara deprem yollayamasin.. Yollasa bile zarar veremesin.. > > Abuk subuk konuşan yobazlara karşı, onların mantığına uygun cevap tarzı işte > bu!.. ISTANBUL SEMTLERININ ADLARI NERDEN GELIYORISTANBUL SEMTLERININ ADLARI NERDEN GELIYOR Aksaray: Aşk Kurallari
<<< Ben Ve Sen >>>Öyle bir zamanı yaşıyoruz ki, cedelleşmeler hayatın bir parçası haline geldi. Birileri hep yenmek, diğerleri ise yenilmek zorunda sanki. Büyük balık küçük balığı yutup semirmezse eğer, en büyük balık onu ham yapıveriyor. Her şey matematiksel gibi görünaaüyor aslında: Kaybın tersi, kazanç; kazancın tersi, kayıp. Lâkin; bir savaştır, alıp başını gidiyorsa, kardeş kardeşin kuyusunu kazıyorsa, analar çocuklarına karşı dürüst değilse ya da kadınlar kocalarına karşı... Peki hâl böyleyken biz, neden hâlâ iki kere ikinin kaç ettiğini hesaplayıp duruyoruz. İki ile ikiyi alt alta koysak da, yan yana koysak da, çarpsak da, toplasak da işlemin sonucunu bulamayız. Çünkü bu işlemin sonucu, hiçbir zaman dört çıkmaz bizim için. Beş eder mi? O da tabiata aykırı... Görünen o ki matematiksel hesaplarla toplumsal problemlerimizin çözümünü bulamıyoruz. O halde, "BEN" doyuyorsam, "SEN" doymasan da olur; "BEN" zenginsem, "SEN" açlıktan kıvransan da olur ya da "BEN" yaşıyorsam, "SEN" ölsen de olur. Bu günden ne kotarırsam, felekten ne aparırsam kâr bana. Ya "SEN"! "SEN"i kim düşünecek? İşte yitirdiğimiz en büyük değer, yenilgilerimizin en büyüğü bu galiba. Fedakârlık ise, zaten içinden çıkamadığımız bir muamma. Kelime anlamı rölatif, fiiliyatı hepten kayıp. Saymakla bitecek gibi değil. Güzellik ve sevgi adına ne varsa hepsi tükendi. Öyle ki, kayıplarımızın çetelesini tutamaz hale geldik. Hep bir savaşımı yaşar dururuz da yanı başımızdaki felaketlerin farkında dahi olmayız. Çünkü, günü birlik ve fert fert yaşıyoruzdur artık. Çözümsüz değiliz muhakkak. Yenilenlerin kelepçelerini kırması gerekiyor ya da ağlaması gerekiyor birilerinin; tâ ki, "BEN"in nasır tutmuş, kurumuş yüreği ıslanıncaya kadar, fedakârlık nerede yitirildiyse bulununcaya kadar. Cezayı defterlerimizden silmeliyiz ki, korkmasın suçlular kucaklaşmaya. Şefkati yürek sayfalarına yazmalı ki, melekler bizi kıskansın. Süslenmeliyiz gelinler gibi, gönlünü bize açan her misafiri kapıda karşılamak için. Fazla söze ne hacet, muştular madde değil sevda; sevgiler gölge değil Leylâ olmalı. Önceliklerimiz "BEN" değil, "SEN ve BEN" olmalı... ANNELİKAmerika'nın ünlü doğa parkı Yellowstone National Park'da çıkan bir yangın sonrası görevliler, hasar tesbit çalışmaları için ormanda geziyorlardı. Görevlilerden biri, bir ağacın dibinde küller içinde neredeyse kömürden bir heykele dönüşmüş bir kuş gördü. Görevli, elindeki çubukla hafifçe dokundu kömürleşmiş kusa. Dokunur dokunmaz küsün kanatları altından üç küçük kuş yavrusunun cıvıldayarak çıktığını gördü. Anne kuş, gelen tehlikeyi farkederek, yavrularını bir ağacın arkasına getirmiş, kendisinin yanacağını bile bile onları kanatlarının altında saklamıştı. Yangın, yayılmadan çok rahatlıkla uçup oradan uzaklaşması mümkünken yavrularının yanında kalmayı tercih etmişti. Alevler, bulunduğu yere varıp küçücük bedenini kavurmaya başladığında hiç kıpırdamadan kalmıştı. Bedeni, yanıp kavrulmuştu, ama geriye hiç ölmeyecek bir "anne" heykeli bırakmıştı... Lan ne demektir?Türkçemizin en çok kullanılan fakat hakkında en az yazı yazılmış, en az izahata girişilmiş kelimesidir. Oğulan > oğlan > ulan > lan Temelde bir hitap şekli olmasına rağmen, daha çok samimi insanlar arasında kullanılması evladır. Medeni ilişkilerde feci ayıp olarak algılanır. Tek başına incelendiğinde belirgin bir anlamı ve kökeni bulunamamaktadır. Oğlan kelimesinden eğilip bükülerek türetildiği sadece ses benzerliğinden yola çıkılmış bir iddiadır. Anadolu`da "ula" şeklinde kullanılmakta fakat oğlan yerine "oğla" denmemektedir. Bir açıdan bakıldığında kelimenin içinde bir emir kipi de olduğu düşünülebilir. "Davran" "Uyan" emirlerinde olduğu gibi bunda da "ulan" denilerek, bir yere ulaşma emri verilmiş olabilir. Günümüzdeki kullanımla ilgisi olmamakla beraber bu teoriye iyi bir kılıf bulursak belki ayıp olmaktan çıkarabiliriz. Böylece yüksek mevkideki insanların da bu kelimeyi özgürce kullanabilmesine imkan sağlar, bol hayır duası alırız. Ama Yargıtay ," tartışma sırasında ulan sözünü sarfetmek sövme sayılır " demektedir. Bu durumda ,kullanış biçimine göre hakaret sayılabilir. Ya Arapçada ya da Farsçada oğlan anlamına gelen, bizde ise sokak dilinin demirbaşı haline gelmiş argo bir sözcüktür. Fransa`da eşek manasına geldiğine dair söylentiler vardır Küfür olmayan argo edatı. Eşekle uzaktan yakından akrabalığı olmayan ünlemcik. Fransızcada fonetik olarak l`âne kelimesinin okunuşu ona benzer, fakat eşek anlamındaki bu "laaannn" kibar ve l harfi dilde ezilerek söylenir. Kısacası bunların hepsi lan`a atılan iftiralardır. Türkcenin argoda dünya çapında önde olmasının en iyi kanıtı. Duygulara tercüman, dertlere derman olabilen bir sözcük. Normal ve sorunsuz bir Türk insanının günde en az 20 kere kullandığı samimiyet ifadesi özellikle kahvede ya da okuldayken bi arkadas nasilsin derse garip gelebilir ama naber lan deyince aranızdaki samimiyet ve bağlantı belirtilmiş olur anında Arapça aşağılık demek olduğu da söylenir. Moğolca ve Buryatca "kızıl" demektir; nitekim gerek moğolistan`ın gerek Rusya Federasyonu`na bağlı Buryat Özerk Cumhuriyeti`nin Başkent isimlerinde geçer bu kelime. Ulan, elbette ki biraz kurcaladığımızda da anlaşılacağı üzere "oğlan" kelimesinin yamulup bükülmüş halidir. oğlan=hötöröf yaklaşımının yanı sıra oğlan=adamım yaklaşımına kadar iyi niyet karinesi bağlı olarak dingilder. Ulan, kızdığınız birine kızıl, komünist demenin Ural Altay dillerinden türetilmiş ve esinlenilmiş şeklidir. (Ulan Bator) Bu kelime feminel ve maksiler olarak ikiye ayrılır. Kadınlar "ulen" der,erkekler ulan. Aynı şey len-lan için de geçerliydi ama zamanla kadınların kullanmamasıyla birlikte erkekler len`e sahip çıktı, hatta lan`ı terk etti. Uzmanlar ulen`in kullanımının sonlanmasından korkuyor. İnsanların farklı tonlamasıyla farklı anlamlara girebilen yegane sözcük. ulan!: kızma belirtisi ulan?: Bir şey görüp de o nedir şeklinde bakan kişi sözcüğü hadi lan!: İnanmama belirtisi ulan ulan ulan: Çaresiz kişi repliği ulaaaaaan: Şaşırma belirtisi Sana birşey söyleyeceğim inanmayacaksın lan: Pekiştirme belirteci Lan kafamı attırma: Giderek kızma belirtisi Len ne aptalsın bea: Küçümseme belirtisi Ansiklopedilerde bir ünlem olduğu yazan sözcük. Türk milletinin dildeki en büyük icraatlarından biri. Yokluğunu dolduracak bir şey kimbilir kaç yy sonra icat edilirdi. Attila İlhan`ın İstanbul Ağrısı şiirinde bolca kullandığı kelime. Şiiri İstanbul`a seslenerek şöyle bitirir : "sana taptık ulan unuttun mu sana taptık !.." ...ALINTIDIR... Asik olunca degisenlerAsik olunca degisenler
Kadınların çogu asik olunca degisir.
Bu kadınlar ikiye ayrılırlar. Kendi istegiyle değişenler ve adamın istegiyle degisenler. İkisinin de özünde yalakalık vardır. İkisinin de sonunda hüsran vardır. Biz kücükken bir arkadasim vardı, flörty bir kızdı. Yani çok erkek arkadaşı olmuştu. Hepsinin kimliğine bürünürdü. Gitar çalanla gitara başlar, yabancı dil kursuna gidenle oraya gider, felsefe okuyanla kitaplarını hatmeder, dalgıçla denize dalardı. Abartmıştı; artık şekersiz çay içmek bile oğlanlardan birinin mirasıydı. Gördüğünüz gibi Allah'tan hepsinden iyi birşeyler kaptı. Şimdi bir sürü yeteneği var ama yalnız... Ha, mutlu mu? Bilmiyorum. Zaten herkes karşı tarafa özenir ya... Uzun saçlılar kısa saçlılara, kısalar uzuna, evliler bekarlara bekarlar evlilere... Hani bekarlar evlileri, evliler de bekarları her gün sevişiyor zannederlermiş ya, onun gibi... Ama aşık olunca değişmeyenler, değişenlere özenmez. Değiştiklerini, adamdan etkilendiklerini bilirler de pek kaale almazlar bunu. Çünkü korkarlar. Adamın dediğini yapmazsa onu sevmeyeceğinden korkarlar. Halbuki tam tersidir; adam onu kendi istediği yaptıkça ondan soğur. Nedeni de gayet açık ortadadır aslında; Kadın değişir, değişir ve artık adamın aşık olduğu kadın olmaktan çıkar. Sonra ikisi de yani adam da kadın da bu işin nasıl olduğuna hayret ederler. Kadın, "Elimden geleni yaptım, daha ne istiyor?" der. Adam da, "Benim tandığım kadın değilsin. Çok değiştin..." Ne acayip değil mi? Ama öyle... Değisme konuları da hep aynıdır. Mesela arkadaşlarınız... Aralarında en gerzek olanlarla arkadaşlık etmenizi ister. Akıllı, bekar kadınlara tahammül edemezler. Sizi baştan çıkaracaklarına inanırlar. Siz salaksınız ya! Ama siz yavaş yavaş onunla ilişkinizi soğutmaya başlarsınız. Arkadaşınız için direnmezsiniz. Sonra gücü yetiyorsa, ailenize takar kafayı. Siz iki ara bir derede kalırsınız, iki tarafa da iyi görünmek, durumu çaktırmamak için didinip durursunuz. Yıpranırsınız. İşinizi de sevmezler. Mutlaka küçümseyecek bir tarafını bulurlar. Çalışmanızı isterler, başkalarının yanında bununla gurur duyarlar ama sizin yüzünüze karşı bunu söylemezler. Ne bileyim, biraz rakip olarak mi görüyorlar nedir? Zaten genel olarak iltifat etmeyi de sevmezler. "Ben böyleyim" ayağı... Olma kardeşim! öyle olma... Geliştir kendini... Öküz müsün? Yazdıkça doluyorum ben de... İltifatı bırak, hiç üşenmeden bir kusurunuzu arar bulur ve onu iğneler. Bunu öyle tatlı tatlı yapar ki, sizi komplekse sokar. Bir de kılık kıyafetinize karışırlar. Oturup kalkmanıza, gülmenize falan... O kadar uğraşıp, özverilerde bulunup değiştiğinizde ortaya çıkan kadını siz bile sevmezsiniz. Eski fotoğraflarınıza baktığınızda gözleriniz dolar. Artık eskisi gibi gülemediğiniz aklınıza gelir. Yeni haliniz iyi değildir... Ya çok kötü anlattım, farkındayım ama ben iyi gitmeyen ilişkilerden bahsediyorum. Ve sadece "Değişmeyin" diyorum. ASLINDA AŞK DAYANIKLI BİR MADDE DEĞİLDİR!! !ASLINDA AŞ K DAYANIKLI BİR MADDE DEĞİLDİR!! ! Aşk doğa eczanesinde nasıl elde edilir? İlacın Adı: Aşk Familya: Sevdaca Bitki Adı: Aşkus Tadarus Elde Edilişi: Aşkı elde etmek için türlü yöntemler vardır. Birinci yöntem için ilkel maddeler,para,bir çift söz ve bir çift kesici gözdür. Fakat bu yöntem pahalı olduğu için, endüstride başka yollarla elde edilir. Özellikle orta insanlar arasında aşk, parasız-pulsuz, belirli bir süre "gözleme" yardımı ile elde edilir. Bu şekilde elde edilen aşk saf değildir. Çeşitli randevularla kristalleştirilir ve daha sonra saf olarak elde edilir. Fiziki Özellikleri: Pembe renkli kristallerden olusur. Kalpte yerleşir. Keskin lezzetlidir. Özellikle iç organlarda hissedilir. İlk resmi tanımı Adem ile Havva tarafından yapılmış, sonra insanlar tarafından geliştirilmiştir. Kimyasal Özellikleri: Kaba sözlerden alınır. Formülü hemen değişir. Aslında aşk dayanıklı bir madde değildir. Parasızlık, sefillik, yalancılıkla "geçimsiz" bir ilaçtır. Saflık Muayenesi: Aşkın ne ölçüde "saf" olduğunu anlamak için ihanet, aldatma, matrak geçmeyle ne ölçüde dayanıklı olduğu anlaşılır. Miktar Tayini: Aşk enjekte edilmiş ve hassas tartılmış bir insan, bir haftada kilo kaybederse bu uluslararası ölçülere göre en az Romeo-Juliet, Türk ölçülerine göre Leyla Mecnun aşkına eşittir. Kullanışı: Nisan ve nikahta az dozlarla alınmalı, fazla miktarı, magandalardan para kopartmada kullanIılır. Aşk çeşitli biçimlerde görülebilir. Bilim aşkı, sanat aşkı, doğa aşkı gibi.. Teşhisi: Kalp çarpıntısı. Uçma hissi, gözlerde kararma, sevdiğinden başkasını görememe şeklinde özel bir körlük. Mantık kaybı. Uykusuzluk, iştahsızlık, terleme.. Kullanışı: Kalbi hızlandırmak için, alçak dozda.Sinir sistemini uyarmak için yüksek dozda. Moral ve cesaret verici neşelendirici. Ancak belli dozu yoktur. Hiç alınmazsa kişide kompleks yaratır.Yüksek dozda öldürücü, alçak dozda guldurucu etkisi vardIr. İlacın Reklamı İçin Uygun Slogan: Karanfilim ez beni, çift kanatlı tülbentten süz beni, sen kalem ol ben divit, reçeteye yaz beni... En güzel komik duvar yazılarıhttp://www.resimload.com/140714/Lwyjxg3a.jpg
100 Dilde Seni Seviyorum demek-Afrikaans: Ek het jou liefe YAAA ISTE OYLEYMIS **SEKEEERR**Dünyayı sel bassa kimlere vız gelir?
Eşekler neden kervanın önünde yürürler?
Hangi kalemle yazı yazılmaz?
Timsahlar neden gazete okumazlar?
Bir saat günde 13 defa çalarsa neyi gösterir?
Kimler çalışırken sigara içemez?
Balıklar neyi sevmez?
İtfayeciler neden kırmızı kemer takarlar?
Bir ağaçtan bir zencinin koluna düşen böcek ne diye feryat eder?
Hangi yürüyüşte ayakkabılarımızı çıkartırız?
İnek kuyruğunu niçin sallar?
Türkçede en uzun sözcük hangisidir?
Ankara neden soğuktur?
Ne zaman 2*2 dörtten fazla eder?
Hiç solmayan çiçek hangisidir?
İnsanlara hüzün verici yaş hangisidir?
Türkiye'nin en tatlı dağı hangisidir?
Sinamada önümüze bir ayı oturursa ne yapmış oluruz?
Dünyanın en büyük kirazı nerede yetişir?
Patlıcan harakeri yaparsa ne olur?
Renkli televizyon siyah beyaz televizyona ne der?
Hiç diş ağrısı çekmeden dökülen şey nedir?
Bir zenci kutuplara giderse ne olur?
Nerde Cuma Salı dan önce gelir?
Kulak ne işe yarar?
Dana kuyruğunu niçin sallar?
Sıfır sekizi görünce ne der?
Karınca ata binmiş ve ata ne demiş?
İnekler neden çıngırak takarlar?
Elmanın iyisini kim yer?
Hangi barajda top oynanmaz?
Yeniçeriler niçin kazan kaldırmışlar?
Duvardaki barometrenin düşmesi neyi gözterir?
Görünen köy ne istemez?
İnsanlar nerede ve nasıl susuz banyo yaparlar?
Kirpi kaptüse ne der?
Bir kadın apartmanın 8. katından 6 ayda düşmüş niçin?
Patladığı halde ses çıkarmayan şey nedir?
Pireler ne diye zıplarlar?
Bir kaptan gemiyi ne zaman terk eder?
Patişahlar neden tahta otururlar?
Ayaklarımızda ellerimiz gibi olsaydı ne yapardık?
Nasrettin Hoca eşeğine ne zaman ters biner?
Penguenler niçin sandalyeye oturmazlar?
Kırmızı pelerine hangi boğalar sinirlenmez?
Siğara içeni köpek ısırmaz niçin?
Bir kartal bir kartala ne demiş?
Ürök ninile dilimizde hangi anlamda geçer?
Yağmur yağarken balıklar neden şemsiye kullanmaz?
Hacılar içinde hiç uykusu gelmeyen hangisidir?
Bir laz pilot ucagi nasil ucurur?
Bir laz gulmekten katila katila olmus...Otopsi yapmislar...
Bir lazi sinifta nasil teshis edebilirsiniz?
Bir lazi cenazede nasil teshis edebilirsiniz?
Dolapta iskelet ne anlama gelir?
Lazlar buz dolabinda nicin bos sise bulundurur?
Yasanmis olay...> >> > Bu olay, Marmara Üniversitesi İngiliz Dili ve
> >> > Edebiyatı
> >> > Bölümü'nü 1993 yılında bitiren Dilek isimli bir
> >> > kızın başından geçmiş.
> >> > (Böyle anlatılıyor, soyadı yok) Dilek bir gün
> >> > okuldan çıkmış, durakta
> >> > minibus bekliyomuş. Yalnız korkunç yağmur
> >> > yağıyormuş bu arada. Kızın önüne
> >> > bir araba yanaşmış. İyi giyimli, temiz yüzlü bir
> >> > genç, "yanlış anlamayın
> >> > n'olur. Ben de yakın zamana kadar öğrenciydim.
> >> > Islanmayın, gelin ben sizi
> >> > uygun bi yere kadar bırakayım"
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
ÇANAKKALE HARBİNDE TUTULAN BİR GÜNLÜKTEN |
|||
|
|
|||
|
|
PATLAMAYAN BOMBALAR20 Temmuz 1331 'de yevm-i Perşembe sabahleyin İngilizlerin beyaz tayyâresi gelip Akbaş iskelesine 8 adet bomba atıp Cenâb-ı Hak tarafından hiçbir tânesi patlamadı. Her bombanın başına birer nöbetçi koyup erkân-ı harp kumandanına berây-ı mâlûmat bombalar bir vukûatsız yerden çıkarılmıştır.5 Ağustos 1331 yevm-i Çarşamba günü sabahleyin alaturka saat 2'de düşmanın 3 adet tayyâresi gelip 8 adet iskeledeki vapurlara 7 adet dahi topçularla iskele yanındaki iâşe anbarı önüne bomba attılar. Hafazanallâh. Ehl-i İslâm'ı din gayret ve cesâreti ihsânıyla kazâlardan muhâfaza eden ol pâdişahlar pâdişâhı bizi ve dünyâyı ve cümle mahlûkatı yoktan var eden Rabbim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri'ne günde dakîka ve saat bin kereler şükürler olsun! Hiçbir zerre kadar kazâ olmadığını gözlerimle gördüm. İşbu deftere kayd ediyorum ki, ey ehl-i İslâm kardeşlerimiz! Rızâ-i Hak için vatanımız ve dînimiz uğruna sıdk u sadâkatle yek-vücût olup dâima çalışmalıyız. Cenâb-ı Hakk'a her an duâ edelim; ordularımızı düşmanlar üzerine gâlib eylesin, âmîn. Muzafferiyeti Cenâb-ı Hak'tan temennî ve niyâz edelim. Ey kardeşlerimiz! Rabbim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri'nin inâyetiyle 15 mermiden hiçbirisi ehl-i İslâm'a zarar vermedi. Ve bunu aynı zamanda işbu deftere kayd eyledim. Bu defteri kırâat eden efendiler, gerek bizzat kendiniz ve gerekse evlâtlarınız yetiştiğinde askerlikten hiç sakınmayınız. Dünyâda askerlik vazîfesi gibi lezîz bir şey yoktur. Fakat askerlik, kadrini bilene bilmeyenlere pek güç gelir. Heyhat güç gelmesin. Pek şerefli ve pek fazîletli bir meslektir. Hoca efendilere suâl ediniz; bir kimse harp zamanında düşman karşısında bir saat nöbet bekleyip vazîfesini îfâ ederse yedi kere hacc-ı şerîfe gitmiş kadar sevâba muvaffak olur.12 Ağustos 1331 yevm-i Çarşamba3 adet düşmanın tayyâresi sabahleyin Akbaş iskelesine 6 adet bomba [attı] biri ateş almadı, diğerleri de elhamdülillâh hiçbir ziyan vermedi. 1 adet de cephâneye bomba attılar, şükür olsun cephâneye tesâdüf etmedi.22 Ağustos 1331 yevm-i Cumartesi saat 3'te dış denizden düşmanın donanması 22 adet mermi endaht edip Akbaş iskelesine ve civarlarında bulunan demirhane ve tayyâre topçularının ve cephane kollarının yanlarına yakın mermiler düştü ise de hikmet-i lillâh hiçbir kazâ zuhur etmediği [vesilesiyle] Cenâb-ı Lem-yezel Hazretleri'ne şükürler olsun.ÇANAKKALE HARBİ'NDE SAVAŞAN ASKERİN RÛH HÂLİ15 Ağustos 1331 yevm-i Cumartesi saat 10 raddelerinde dış denizden düşmanın donanması Akbaş iskelesinde bulunan yüklü vapurlarla ve cephâne dolu olan 9 adet maûnelere 15 adet mermi endaht edip (atıp) iskelenin sağ ve sol taraflarına, vapurların kırk hadfe (adım) yan ve deniz taraflarına mermiler düşüp patladı. Cenâb-ı Hakk'a şükürler olsun, ehl-i İslâm kardeşlerimizi muhâfaza eyledi. Elhamdülillâh hiç sakatlık olmadı.Hele ol mermiler cephâne kollarının üzerinden geçerken bayağı ıslık çalar gibi vız vız ederek geçiyordu. Mermilerin vızıltısına arslan askerlerimiz cûş u hurûşa gelip sanki mermiyi el ile tutacak gibi hırslanıyorlardı. Hak Teâlâ Hazretleri cümle ordularımızda bulunan arslan kardeşlerimize îman selâmetliği ile dîn gayreti ve cesâretler ihsân buyursun, âmînBu sahneler, Çanakkale gâzisi Mehmed Kâzım Efendi (Eşmeli)'nin harp esnasında kâğıda aktarabildiği gerçeklerdir . | ||
Gelibolu'daki büyük kayıpları karşısında acı duymamak için insanın kalbinin taş olması gerektiğini'' kaydeden yazar, Gelibolu'ya gönderilen 8450 askerden 2721'inin öldüğünü, 4752'sinin yaralandığını ifade etti.
''Başka hangi ülke bir savaşta ordusunun yüzde 88'ini bir şekilde kaybetmiştir?'' sorusunu yönelten Fisk, Yeni Zelanda'da bir kilisede tanıştığı yaşlı bir kadının babasını Gelibolu'da kaybettiğini kendisine anlatırken, ''Babam için onlar Müslüman değil, sadece birer düşmandı. O, Müslümanlara karşı değil, yalnızca ülkesi için savaşıyordu'' dediğini aktardı.
Aynı yaşlı kadının yaşadığı yerdeki Müslümanların sayısının artışından şikayetçi olduğunu da belirten Fisk, 11 Eylül'ün gölgesinin artık her yerde hissedilmeye başlandığını yazdı.
Atatürk'ten ''Laikti, sigara tiryakisiydi ve Arapça harfleri, peçeyi kullanımdan kaldırmıştı, halifeliği lağvetmişti ancak bir Müslüman'dı'' diye söz eden yazar, Atatürk'ün evlatlarını Gelibolu'da yitiren Avustralyalı ve Yeni Zelandalı aileler için sarf ettiği sözlerin önemine işaret etti.
Atatürk'ün yabancı orduların şehit düşen askerleri için, ''Şimdi dost bir ülkenin topraklarında yatıyorsunuz. Huzur içinde uyuyun. Bizim için Mehmetler ile Jonny'ler arasında bir fark yok
'' dediğini, yabancı şehitlerin annelerine de ''Oğullarını uzak ülkelerden buraya gönderen anneler siz de gözyaşlarınızı silin. Oğullarınız şimdi bizim bağrımızda huzur içinde yatıyor. Canlarını bu ülkede kaybederek, onlar artık bizim de evlatlarımız oldu'' mesajı gönderdiğini kaydeden Fisk, ''Merak ediyorum, acaba Usame bin Ladin bu konuda ne düşünüyor?'' diyerek yazısını noktaladı.
|
|